7-11 Ekim tarihleri boyunca sürecek Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali (BIFED) bu yıl da dünyanın dört bir yanından gelen filmlerde farklı coğrafyalarda benzer hikayeleri buluşturuyor. Film gösterimleri kapsamında seyirciyle buluşan “Monikondee” ve “Materia Prima” filmleri madenciliğin yerel halka etkilerini anlatırken sürdürülebilir gelecek hayaliyle sömürgecilik çelişkisini tartışmaya açıyor.
22°C Açık İstanbul Dolar 49,34 Euro 55,28 Sterlin 65,15 Bitcoin 4.026.846,81 Gram Altın 6.616,40 Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda! İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın ve Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.
Tülin Alexander, Lonnie Van Brummelen, Siebren De Haan imzalı “Monikondee” filmi, Surinam ile Fransız Guyanası arasındaki Maroni Nehri’nde kargoculuk yapan Boggie’nin kişisel hikayesinden Afrikalı Maroonların hikayesine doğru genişliyor. Geçmişte Hollandalılara karşı savaşarak kölelikten kurtulan Afrika kökenli Maroon halkı, yaşadıkları toprakların sahip olduğu zenginliklere ulaşamıyor ve yoksulluk çekiyor. Altın madenleri çoğunlukla Brezilyalı şirketlere ait olduğundan yerel halk kutsal saydıkları Maroni Nehri’ne zarar veren madene karşı çıkıyor. Ancak Boggie gibi yereller para kazanmak için altın madenlerine yakıt kargoculuğu yapıyor ve madenlerde çalışıyor.
Bu ikilem yerli halkı zaman zaman karşı karşıya getiriyor. Özellikle kadınlar maden ile çalışan erkeklere kızıyor. Yaşanan durum halk ezgilerine de yansımış. Filmde Maroon’ların söyledikleri şarkılarda, “Bugün mutlu değilim çünkü Brezilyalı altınımı aldı” “Erkeklerimiz bolca altın buldular ama beyaz adamlar geldi altınımızın hepsini aldı” gibi cümleler geçiyor. Altın madenlerine yakıt taşıyan Boggie’nin anlatımında da bu ikilem gözler önüne seriliyor: “Atalarımız köleliğe karşı savaştı ve topraklarımızda özgür yaşamak için Hollandalılarla anlaştık. Ama beyazlar sadece onlara fayda sağladığında anlaşmalara uyar. Sonra altın için yeniden geldiler.”.
Festival kapsamında gösterilen bir başka film Jens Schanze imzalı “Materia Prima”. Film bu kez altın değil lityum madeninin peşine düşen Avrupalı şirketler ile Bolivya sivil toplumunun karşı karşıya gelişini konu alıyor. Lityum madeninin yenilenebilir enerji sektöründeki önemi arttıkça lityum yataklarına kurulan maden alanları da çoğaldı. Lityum aynı zamanda “Batının yeşil dönüşümü için ihtiyaç duyulan” hammadde. Ancak Bolivyalı And'ların yaşadığı topraklara kurulması planlanan maden, yerellerin uzun yıllardır kültürel bağ kurduğu Tuz Gölü’nün yok olması riskini taşıyor. Belgesel boyunca dinlenen yerel kadınların pek çoğu “Tuz Gölü gitsin istemiyorum, orada kalsın ve izleyeyim istiyorum” diyor. Bu ikilem taze bir soruyu doğuruyor: Batının sürdürülebilir gelecek hayali eski sömürü ilişkilerini mi besliyor? Belgeselde konuşan avukat, atalarının bir gerilla savaşı vererek özgürlüklerini kazandığını anımsatıyor ve “Pek çok şey yaptık, özgürlüğümüzü kazandık, dillerimizi yeniden canlandırdık, kendi madenimizi çıkarmayı da öğrenebiliriz” diyor.
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çok uluslu şirketlerin ve yabancı şirketlerin işlettiği maden alanlarında coğrafya fark etmeksizin benzer sorunlar ortaya çıkıyor. Yoksulluğun hakim olduğu bölgelerde maden bir yandan bir istihdam alanıyken öte yandan doğal varlıklara bir tehdit olarak ortaya çıkıyor. Değerli madenlerin aranması ve çıkarılması yüksek teknoloji gerektirdiğinden ve maliyetli olduğundan gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketler dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteriyor. Gelişmiş demokrasilerde maden işletmeciliğinin getirisi olan çevre tahribatı, sağlık sorunları ve hukuki engeller bir sorun olarak ortaya çıkarken gelişmemiş demokrasilerde bu engeller daha kolay aşılabiliyor. Şirketler hükümetler ile anlaşmalar yaptığından yerel halkın kaygıları ve şerhleri dikkate alınmıyor. Halka ise istihdam dışında refah artışı vaat edilmiyor. Bu da birbirine çok uzak coğrafyalarda benzer hikayelerin doğmasına neden oluyor.







