Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda! İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın ve Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.
Daha önce de yazdım: Aşiret düzeni yıkılmadan insanlar bireyleşip özgürlüğüne kavuşmaz ve memlekete demokrasi gel(e)mez. Biraz tarih folluğunda eşelenelim: Çaldıran Savaşı’ndan sonra, itibarlı vezir İdrisi Bitlisi, Sultan Selim ’den beylerbeyi rütbesinde birinin bölgeye yönetici olarak atamasını ister. Sultan Selim, Kürt mirlerinin kendi aralarından birini seçmelerini buyurur. Bunun üzerine İdrisi Bitlisi işe girişir ancak bütün mirler (beyler) “Ben olayım, benden başkası olmasın” kafasında olduğu için kendi aralarından böyle birini seçmeleri mümkün olmaz. Hatta bu durum Selimname’de, Kürtlerin kendi aralarında uzlaştıkları tek konunun “tevhid ve peygamberin ümmeti olmak” olduğu, bunun dışında hiçbir konuda anlaşamadıkları çarpıcı bir dille anlatılır. Bilindiği gibi aşiret beylerinin anlaşamamaları, hepsinin kendilerinin beylerbeyi olmak konusunda inat etmeleri ve beylerbeyinin padişah hazretleri tarafından gönderilmesini talep etmeleri üzerine padişah gerekeni yapar. Yavuz Sultan Selim (1470-1520), 1512-1520 yılları arasında saltanat sürmüş. O yıllardan bu yana aradan koskoca 500 yıl geçmiş ama Doğu Anadolu’da hâlâ devletten çok aşiretler ve beyleri egemen.
Osmanlı’nın Kürt aşiretleriyle anlaşarak ve Kürtlerle savaşmadan bölge egemenliği kurmaları tarihte bir istisna olarak değerlendirilir. Şerefname ise konuya farklı yaklaşır ve bölgeye egemen olmak isteyen sultanların Kürtlerin ülkesine göz dikmedikleri ve istila etmedikleri; yalnızca ödedikleri vergiler ve simgesel bağlılıklarıyla yetindikleri bir gerçektir. Yani Osmanlı yönetimi o bölgeye ilişmemiş, aşiret beylerinin hır çıkarmadan vergi ödemelerini istemiş ve böylece 500 yıl öncesinin aşiret düzeni günümüze kadar yaşamış. Ne var ki Cumhuriyet de bu çağ dışı düzeni değiştirememiş. Seçimlerde aşiret oylarının, günümüzde çuval içinde seçim sandığına getirildiği iddialarına inanmamak mümkün değil.
Aşiret düzenini ortadan kaldırmak mümkün mü, değil mi? Kaldırmanın yöntemi ne olabilir? Benim düşünebildiğim yöntem şu: “Toprak ağası” olarak da tanımlanabilecek aşiret reisinin toprağının devlet tarafından satın alınıp aşiret mensubu ailelere dağıtılması. Bu nasıl uygulanır bilemem ama toprak ağası aşiret reisinin sultasına son vermenin bir başka yolu yok. Varsa o yöntem kullanılır.
Türkiye’de 290 dolaylarında aşiret var(mış). Bu aşiretlerin toplam nüfusu ne kadar, resmen bilinmiyor. Ancak bir ülkede 290 aşiret varsa ve bu aşiretlerin bireyleri zihinsel olarak birbirlerine japon tutkalıyla yapışmışsa o ülkede demokrasi, özgür birey ve özgür düşünce falan olmaz. Olmadığı, Türkiye’nin hal-i pürmelal ’inden anlaşılmaktadır ki bu “içler acısı, kederli, sıkıntılı ve perişan durum” anlamına gelmektedir.
Günümüzün aşiret düzeni de AKP’nin aramadan hazır bulduğu ve tepe tepe kullandığı bir nimet! Aşiret reisiyle anlaş ve yorulmadan seçimi kazan. Oh ne âlâ memleket! AKP’nin bir eli yağda, bir eli balda! Türkiye’de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre düzenli veya süreli sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı yaklaşık 4.5 milyon ila 5 milyon arasındadır. Hanelerde ortalama dört kişi olduğu hesaba katıldığında, devlet desteğiyle geçinen veya yardım alıp avantayla yaşayan insan sayısının en azından 18 milyon ile 20 milyon arasında değiştiği tahmin edilmektedir.










