Piyasa yükleniyor…
Türkiye·İlk okuyanlardan olun

Birlikte yaşamın hukukunu kurmak - Cem Alptekin

Toplumsal yaşamda düşünce, inanç ve dünya görüşü farklılıklarının bulunması yaşamın doğal bir sonucudur. Farklı düşünen bireylerin bir arada yaşayabilme yollarını aramak son derece kıymetli bir çabadır. Ancak toplumsal gerçekliği yalnızca “düşünce farklılıkları” parantezine

H

Editör

Hatay Masası Editör

Güncelleme

Bildirim ayarları →
Birlikte yaşamın hukukunu kurmak - Cem Alptekin — ne oldu, sırada ne var?

Toplumsal yaşamda düşünce, inanç ve dünya görüşü farklılıklarının bulunması yaşamın doğal bir sonucudur. Farklı düşünen bireylerin bir arada yaşayabilme yollarını aramak son derece kıymetli bir çabadır. Ancak toplumsal gerçekliği yalnızca “düşünce farklılıkları” parantezine almak, bizi eksik bir toplum yapısına dönüştürme riski taşır. Çünkü insanlar yalnızca farklı düşünmezler; aynı zamanda farklı sınıfsal konumlar, mülkiyet ilişkileri ve siyasal güç alanları içinde yaşarlar. İşçi ile işverenin, kiracı ile ev sahibinin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği durumlarda mesele yalnızca bir fikir ayrılığı değil; somut bir güç ve çıkar çatışmasıdır. Dolayısıyla birlikte yaşama sorunu, “Benden farklı düşünenle nasıl yaşayacağım?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: “Benden daha fazla güce sahip olanla eşit bir hukuk düzeni içinde nasıl yaşayacağım” HUKUK YALNIZCA HAKEM DEĞİLDİR Hukuku yalnızca “çatışmanın ve kavganın kuralları” olarak tanımlamak, onun dönüştürücü işlevini daraltır. Hukuk, yalnızca anlaşmazlık anında devreye giren bir hakem değildir. Hakları tanımlar, devlet yetkilerini sınırlar, eşitlik ilkesini somutlaştırır ve iktidar karşısında güçsüzü korur. Dahası hukuk, çatışmanın kurallarını koymaktan öte, çatışmaya yol açan eşitsiz ilişkinin kendisine müdahale eder. Uygarlık tarihini yalnızca “çatışmanın kurallara bağlanması” olarak okumak da benzer bir eksiklik içerir. Uygarlık, çatışmanın nasıl yönetildiği kadar, hangi toplumsal ilişkilerin kabul edilebilir olduğuyla da ilgilidir. Köleliğin kaldırılması, kadınların siyasal haklarını kazanması, çocuk işçiliğinin yasaklanması veya işkencenin men edilmesi; var olan bir kavgayı daha medeni kurallara bağlama çabası değildir. Buralardaki temel dinamik, mevcut eşitsiz güç ilişkisinin kendisini ortadan kaldırmaktır. Öte yandan, her kural doğası gereği adil değildir. Kurallar güçlünün lehine konulmuş olabilir ve mevcut hukuk düzeni de bu eşitsizliği meşrulaştırabilir. Bu nedenle yalnızca kuralların varlığı yetmez; şu soruların sorulması gerekir: KURALLARI KİM KOYUYOR? Bu kurallar kimin çıkarını koruyor? Taraflar hukuk önünde gerçekten eşit mi? Bu sorular sorulmadığında, hukukun kendisinin de sorgulanması gereken bir iktidar alanı olduğu gerçeği gözden kaçar. GÜCÜN KARŞISINDAKİ GÜVENCE Toplumsal yaşamın temel problemi kavganın varlığı değil, gücün toplumsal dağılımıdır. Ekonomik, siyasal veya kamusal güç devreye girdiğinde hukuk, tarafların mücadelesini seyretmekle yetinemez; gücü sınırlandırmak zorundadır. Benzer şekilde, toplumsal kurumlar da yalnızca uyuşmazlıkları yönetmek için ortaya çıkmamıştır. Üretimi örgütlemek, kaynakları paylaşmak ve iktidarı denetlemek amacıyla kurulmuşlardır. Kurumlar, çatışmanın üzerinde yükselen tarafsız yapılar değil; bizzat o toplumsal mücadelelerin içinde biçimlenen yapılardır. İnsanlar yalnızca farklı düşünmezler. Aynı zamanda farklı sınıfsal ve toplumsal konumlarda yaşarlar. Dolayısıyla, farklı ekonomik imkânlara, farklı mülkiyet ilişkilerine, farklı siyasal güçlere ve farklı çıkarlara sahiptirler. Bu nedenle, kişisel ve/veya toplumsal kavgaların, çatışmaların tümünü düşünce farklılıklarının sonucu olarak görmek, toplumsal yaşamın önemli bir bölümünü görünmez kılar. Örneğin bir işçi ile işverenin ücret konusundaki anlaşmazlığı, iki insanın iki farklı dünya görüşüne sahip olmasından ibaret değildir. Kiracı ile ev sahibinin, tüketici ile ticari şirketin, çalışan ile işverenin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği her durumda, yalnızca “farklı düşünceler” değil, güç ve çıkar ilişkileri veya çatışması da söz konusudur. Bu tablodan da görüleceği üzere birlikte yaşama sorunu, “Benden farklı düşünen insanla nasıl yaşayacağım” sorusundan ibaret değildir. TOPLUMUN ÇIKARI İnsanların uyuşmazlıklarını şiddete başvurmadan çözebilmek için kurumlar ve kurallar geliştirdiği açıktır. Ancak insanlar kurumları yalnızca anlaşmazlıklarını yönetmek için değil; üretimi örgütlemek, mülkiyet ilişkilerini düzenlemek, iktidarı kullanmak ve sınırlandırmak, kaynakları paylaşmak, hakları tanımak ve toplumsal yaşamı dönüştürmek için de kurdular. Dahası, hangi kuralların konulacağı ve kurumların nasıl işleyeceği de çoğu zaman farklı toplumsal güçlerin ve sınıfsal çıkarların kavgasının konusu oldu. Ayrıca, Magna Carta’dan modern anayasal düzenlere kadar uzanan tarihsel birikim, gücün nerede durması gerektiği sorusuna da yanıt arar. Birlikte yaşamanın asıl koşulu gücün (özellikle devletin ve iktidarın), toplumsal ve kişisel çıkar çatışmalarının insanın temel haklarını yutmasına veya zedelemesine izin vermeyecek bir düzen inşa edebilmektir. O halde odaklanılması gereken soru şudur: “Çıkar çatışmalarına ve aradaki güç farklarına karşın kişisel ve toplumsal haklarımızı nasıl güvence altına alacağız?” Hukuk insanca ve birlikte yaşamın güvencesi olmalıdır. Uygarlığın nihai amacı, eşit, özgür ve hakların korunduğu bir toplumsal düzeni tesis etmektir. Bu durumda önemli sorulardan biri “Hukuk kavgayı mı yönettir, yoksa insan haklarını mı kurar” sorusudur. Tabii bu tartışmayı anlamlı kılan da her şeyden önce hukukun varlığıdır. Çünkü, iktidar gücünün keyfiyete dönüştüğü bir ülkede hukuk, hukukun olmadığı bir ülkede ise devlet de uygarlık da yok olmaya mahkûmdur. Keyfiyet hukuku esir aldığında, boyunduruk altına alınan toplumun esaretten kurtuluş yolunun “müdafa-i hukuk”tan ve anayasal direnme hakkından geçtiği de ortadadır. Hiçbir esaret ilelebet sürmez. Hele hele iki yüzyılı aşkın hukuk ve anayasa deneyimi olan bu topraklarda... AV. CEM ALPTEKİN YAZAR, LAİKLİK MECLİSİ YK ÜYESİ.

Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda! İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın ve Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.

Toplumsal yaşamda düşünce, inanç ve dünya görüşü farklılıklarının bulunması yaşamın doğal bir sonucudur. Farklı düşünen bireylerin bir arada yaşayabilme yollarını aramak son derece kıymetli bir çabadır. Ancak toplumsal gerçekliği yalnızca “düşünce farklılıkları” parantezine almak, bizi eksik bir toplum yapısına dönüştürme riski taşır. Çünkü insanlar yalnızca farklı düşünmezler; aynı zamanda farklı sınıfsal konumlar, mülkiyet ilişkileri ve siyasal güç alanları içinde yaşarlar. İşçi ile işverenin, kiracı ile ev sahibinin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği durumlarda mesele yalnızca bir fikir ayrılığı değil; somut bir güç ve çıkar çatışmasıdır. Dolayısıyla birlikte yaşama sorunu, “Benden farklı düşünenle nasıl yaşayacağım?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: “Benden daha fazla güce sahip olanla eşit bir hukuk düzeni içinde nasıl yaşayacağım”.

Hukuku yalnızca “çatışmanın ve kavganın kuralları” olarak tanımlamak, onun dönüştürücü işlevini daraltır. Hukuk, yalnızca anlaşmazlık anında devreye giren bir hakem değildir. Hakları tanımlar, devlet yetkilerini sınırlar, eşitlik ilkesini somutlaştırır ve iktidar karşısında güçsüzü korur. Dahası hukuk, çatışmanın kurallarını koymaktan öte, çatışmaya yol açan eşitsiz ilişkinin kendisine müdahale eder. Uygarlık tarihini yalnızca “çatışmanın kurallara bağlanması” olarak okumak da benzer bir eksiklik içerir.

Uygarlık, çatışmanın nasıl yönetildiği kadar, hangi toplumsal ilişkilerin kabul edilebilir olduğuyla da ilgilidir. Köleliğin kaldırılması, kadınların siyasal haklarını kazanması, çocuk işçiliğinin yasaklanması veya işkencenin men edilmesi; var olan bir kavgayı daha medeni kurallara bağlama çabası değildir. Buralardaki temel dinamik, mevcut eşitsiz güç ilişkisinin kendisini ortadan kaldırmaktır.

Öte yandan, her kural doğası gereği adil değildir. Kurallar güçlünün lehine konulmuş olabilir ve mevcut hukuk düzeni de bu eşitsizliği meşrulaştırabilir. Bu nedenle yalnızca kuralların varlığı yetmez; şu soruların sorulması gerekir:.

Taraflar hukuk önünde gerçekten eşit mi?

Konuya dair farklı kaynaklardan gelen notlar, tablonun henüz netleşmediğini gösteriyor. Önümüzdeki saatlerde yeni açıklamalar bekleniyor.

Türkiye başlığı altında sıralanan bu gelişme, sosyal medyada da hızla yayılıyor.

Kısa özet

  • Toplumsal yaşamda düşünce, inanç ve dünya görüşü farklılıklarının bulunması yaşamın doğal bir sonucudur. Farklı düşünen bireylerin bir arada yaşayabilme yollarını aramak son derece kıymetli bir çabadır. Ancak toplumsal gerçekliği yalnızca “düşünce farklılıkları” parantezine almak, bizi eksik bir toplum yapısına dönüştürme riski taşır. Çünkü insanlar yalnızca farklı düşünmezler; aynı zamanda farklı sınıfsal konumlar, mülkiyet ilişkileri ve siyasal güç alanları içinde yaşarlar. İşçi ile işverenin, kiracı ile ev sahibinin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği durumlarda mesele yalnızca bir fikir ayrılığı değil; somut bir güç ve çıkar çatışmasıdır. Dolayısıyla birlikte yaşama sorunu, “Benden farklı düşünenle nasıl yaşayacağım?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: “Benden daha fazla güce sahip olanla eşit bir hukuk düzeni içinde nasıl yaşayacağım” HUKUK YALNIZCA HAKEM DEĞİLDİR Hukuku yalnızca “çatışmanın ve kavganın kuralları” olarak tanımlamak, onun dönüştürücü işlevini daraltır. Hukuk, yalnızca anlaşmazlık anında devreye giren bir hakem değildir. Hakları tanımlar, devlet yetkilerini sınırlar, eşitlik ilkesini somutlaştırır ve iktidar karşısında güçsüzü korur. Dahası hukuk, çatışmanın kurallarını koymaktan öte, çatışmaya yol açan eşitsiz ilişkinin kendisine müdahale eder. Uygarlık tarihini yalnızca “çatışmanın kurallara bağlanması” olarak okumak da benzer bir eksiklik içerir. Uygarlık, çatışmanın nasıl yönetildiği kadar, hangi toplumsal ilişkilerin kabul edilebilir olduğuyla da ilgilidir. Köleliğin kaldırılması, kadınların siyasal haklarını kazanması, çocuk işçiliğinin yasaklanması veya işkencenin men edilmesi; var olan bir kavgayı daha medeni kurallara bağlama çabası değildir. Buralardaki temel dinamik, mevcut eşitsiz güç ilişkisinin kendisini ortadan kaldırmaktır. Öte yandan, her kural doğası gereği adil değildir. Kurallar güçlünün lehine konulmuş olabilir ve mevcut hukuk düzeni de bu eşitsizliği meşrulaştırabilir. Bu nedenle yalnızca kuralların varlığı yetmez; şu soruların sorulması gerekir: KURALLARI KİM KOYUYOR? Bu kurallar kimin çıkarını koruyor? Taraflar hukuk önünde gerçekten eşit mi? Bu sorular sorulmadığında, hukukun kendisinin de sorgulanması gereken bir iktidar alanı olduğu gerçeği gözden kaçar. GÜCÜN KARŞISINDAKİ GÜVENCE Toplumsal yaşamın temel problemi kavganın varlığı değil, gücün toplumsal dağılımıdır. Ekonomik, siyasal veya kamusal güç devreye girdiğinde hukuk, tarafların mücadelesini seyretmekle yetinemez; gücü sınırlandırmak zorundadır. Benzer şekilde, toplumsal kurumlar da yalnızca uyuşmazlıkları yönetmek için ortaya çıkmamıştır. Üretimi örgütlemek, kaynakları paylaşmak ve iktidarı denetlemek amacıyla kurulmuşlardır. Kurumlar, çatışmanın üzerinde yükselen tarafsız yapılar değil; bizzat o toplumsal mücadelelerin içinde biçimlenen yapılardır. İnsanlar yalnızca farklı düşünmezler. Aynı zamanda farklı sınıfsal ve toplumsal konumlarda yaşarlar. Dolayısıyla, farklı ekonomik imkânlara, farklı mülkiyet ilişkilerine, farklı siyasal güçlere ve farklı çıkarlara sahiptirler. Bu nedenle, kişisel ve/veya toplumsal kavgaların, çatışmaların tümünü düşünce farklılıklarının sonucu olarak görmek, toplumsal yaşamın önemli bir bölümünü görünmez kılar. Örneğin bir işçi ile işverenin ücret konusundaki anlaşmazlığı, iki insanın iki farklı dünya görüşüne sahip olmasından ibaret değildir. Kiracı ile ev sahibinin, tüketici ile ticari şirketin, çalışan ile işverenin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği her durumda, yalnızca “farklı düşünceler” değil, güç ve çıkar ilişkileri veya çatışması da söz konusudur. Bu tablodan da görüleceği üzere birlikte yaşama sorunu, “Benden farklı düşünen insanla nasıl yaşayacağım” sorusundan ibaret değildir. TOPLUMUN ÇIKARI İnsanların uyuşmazlıklarını şiddete başvurmadan çözebilmek için kurumlar ve kurallar geliştirdiği açıktır. Ancak insanlar kurumları yalnızca anlaşmazlıklarını yönetmek için değil; üretimi örgütlemek, mülkiyet ilişkilerini düzenlemek, iktidarı kullanmak ve sınırlandırmak, kaynakları paylaşmak, hakları tanımak ve toplumsal yaşamı dönüştürmek için de kurdular. Dahası, hangi kuralların konulacağı ve kurumların nasıl işleyeceği de çoğu zaman farklı toplumsal güçlerin ve sınıfsal çıkarların kavgasının konusu oldu. Ayrıca, Magna Carta’dan modern anayasal düzenlere kadar uzanan tarihsel birikim, gücün nerede durması gerektiği sorusuna da yanıt arar. Birlikte yaşamanın asıl koşulu gücün (özellikle devletin ve iktidarın), toplumsal ve kişisel çıkar çatışmalarının insanın temel haklarını yutmasına veya zedelemesine izin vermeyecek bir düzen inşa edebilmektir. O halde odaklanılması gereken soru şudur: “Çıkar çatışmalarına ve aradaki güç farklarına karşın kişisel ve toplumsal haklarımızı nasıl güvence altına alacağız?” Hukuk insanca ve birlikte yaşamın güvencesi olmalıdır. Uygarlığın nihai amacı, eşit, özgür ve hakların korunduğu bir toplumsal düzeni tesis etmektir. Bu durumda önemli sorulardan biri “Hukuk kavgayı mı yönettir, yoksa insan haklarını mı kurar” sorusudur. Tabii bu tartışmayı anlamlı kılan da her şeyden önce hukukun varlığıdır. Çünkü, iktidar gücünün keyfiyete dönüştüğü bir ülkede hukuk, hukukun olmadığı bir ülkede ise devlet de uygarlık da yok olmaya mahkûmdur. Keyfiyet hukuku esir aldığında, boyunduruk altına alınan toplumun esaretten kurtuluş yolunun “müdafa-i hukuk”tan ve anayasal direnme hakkından geçtiği de ortadadır. Hiçbir esaret ilelebet sürmez. Hele hele iki yüzyılı aşkın hukuk ve anayasa deneyimi olan bu topraklarda... AV. CEM ALPTEKİN YAZAR, LAİKLİK MECLİSİ YK ÜYESİ
  • Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda! İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın ve Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin
  • Toplumsal yaşamda düşünce, inanç ve dünya görüşü farklılıklarının bulunması yaşamın doğal bir sonucudur. Farklı düşünen bireylerin bir arada yaşayabilme yollarını aramak son derece kıymetli bir çabadır. Ancak toplumsal gerçekliği yalnızca “düşünce farklılıkları” parantezine almak, bizi eksik bir toplum yapısına dönüştürme riski taşır. Çünkü insanlar yalnızca farklı düşünmezler; aynı zamanda farklı sınıfsal konumlar, mülkiyet ilişkileri ve siyasal güç alanları içinde yaşarlar. İşçi ile işverenin, kiracı ile ev sahibinin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği durumlarda mesele yalnızca bir fikir ayrılığı değil; somut bir güç ve çıkar çatışmasıdır. Dolayısıyla birlikte yaşama sorunu, “Benden farklı düşünenle nasıl yaşayacağım?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: “Benden daha fazla güce sahip olanla eşit bir hukuk düzeni içinde nasıl yaşayacağım”
  • Hukuku yalnızca “çatışmanın ve kavganın kuralları” olarak tanımlamak, onun dönüştürücü işlevini daraltır. Hukuk, yalnızca anlaşmazlık anında devreye giren bir hakem değildir. Hakları tanımlar, devlet yetkilerini sınırlar, eşitlik ilkesini somutlaştırır ve iktidar karşısında güçsüzü korur. Dahası hukuk, çatışmanın kurallarını koymaktan öte, çatışmaya yol açan eşitsiz ilişkinin kendisine müdahale eder. Uygarlık tarihini yalnızca “çatışmanın kurallara bağlanması” olarak okumak da benzer bir eksiklik içerir

Neden önemli?

Birlikte yaşamın hukukunu kurmak - Cem Alptekin başlığı altında takip edilen süreç; kamuoyu, piyasa ve siyaset gündeminde yer tutuyor. Hatay Masası, doğrulanmış bilgileri öne çıkararak okura dengeli bir çerçeve sunmayı hedefliyor.

Bu metin Hatay Masası tarafından özgünleştirilerek hazırlanmıştır; birebir alıntı değildir. İlgili kaynak

Sizin için

Önerilen haberler

Ana sayfa →

Bunları da okuyun

Ana sayfa →